Bir Öyle Bir Böyle... - NECEF UĞURLU

Bir Öyle Bir Böyle...

26.05.2019 | 224 kez okundu


Bir Öyle Bir Böyle

Biz de Delirenleri KAYDA Geçelim Şöyle:


Gelişinde yollarına kırmızı halılar döşedikleri Milli Eğitim Bakanımız, kendi ifadesiyle 20 yaşına kadar hiç bir kadınla konuşmamış, ortamda kadın mı yoktu  erkekler adasında mıydı, yoksa kadın  görünce kafasını mı çeviriyordu net değil.

Mamafi şimdi  konuşabiliyor, Bir İçim Su Nagehan Alçı ile konuştuğuna göre, fakat dizayn ettiği bu eğitim sistemiyle annelerin yüzlerine  bakmadan konuşsa sanki daha iyi.

Yoksul Müslüman çocuklara din eğitimi, İmam Hatip Okulları öbürleri ilim, bilim, dil eğitimi Allah ne verdiyse, çok adil değil mi?

Derken Milli Eğitim Bakanımız Necip Fazıl’ın ‘Bir Adam Yaratmak’ eserini okuyor ve kendisini baştan şekilliyor, kendi sözleriyle, ‘sosyalleşiyor‘, dükkanlara girip almayacağı kumaşlar için pazarlık yapıyor, tanımadığı kişilere selam veriyor! Milli Eğitimimiz hakikaten çok deneysel bir dönemden geçiyor Sayın Bakan ile, tabii sonuçları biz göremeyiz, 2 nesil sonra bakalım almayacakları kumaşlar için dükkana girip pazarlık eden nesille uzayda olabilecek miyiz, malum uzaya isim yazdırmakta birinciyiz, ama gidemiyoruz.

Sayın Cumhurbaşkanının davetinde yine aşağı yukarı aynı yüzler, ayakkabı bağlarını bir kadına, Çağla Şıkel’e, bağlatan zarif adam Alişan’da orada. Çağla’da itiraz etmemiş bağlamış ayakkabıları rol icabı bile çok iyi düşünelerek yapılır böyle bir şey.

Ünlü yüzlerin reklamları birbiri ardına geliyor, 3 ay ertelemeli Kredi veriyor bankalar ya, yazı rahat geçirelim diye tatil filan için para lazım, beach’ler bedava değil Bergüzar Korel bile plajlarda satılan şişe su fiatlarından şikayetçiydi, o da kendi kazansın su bedava olsun istiyor herhalde!

Krediyi aldık diyelim sonrası yani 3 ay sonra alınan para hurma olarak tırmalamaya başlayacak, bombok bir durum.

Artık medya özellikle AKP medyası sanatçılardan bahsederken kendi dizi reklamlarında  oynayanlara önce övücü sıfatlar diziyorlar ya, bende öyle yapayım;

Sevilen başarılı sanatçı Ozan Güven yapıyor reklamı, soyadı da güven ama borçlanmadan önce kendinize güvenin derim, işin ozansı yanı yok zaten.

Bir başka banka kredi reklamında bir başka son derece başarılı, güzel ünlümüz Hatice Sultan, Selma Ergeç pazı şişirmeli bir kol işareti yapıyor ki çok anlamlı, kol gibi girecek olan borcu temsil ediyor herhalde çok tatlı bir kız…

Siyaset analistleri AKP’yi eleştirirken ‘ayrımcı dil’den bahsediyorlar ya hep bence ayrım filan kalmadı artık, eskiden AKP’li olan veya olmayan vardı bir de, AKP’li olan ama öyle görünmemeye özen gösterenler veya bizden AKP’li olduğunu saklayıp Fenerbehçeliyim diyenler şimdi bu ayrımlar kalmadı toptan sıyırdılar, AKP’li olan, olmayan.

İsmail Kılıçarslan 25 Mayıs 2019 tarihli ‘Muhafazakâr orta sınıf nasıl delirdi?’ başlıklı yazısında:

‘Kolay olmadı. Seküler orta sınıfın delirmesinden daha acıklı da olmadı aslında.’ diye başlıyor söze.  

Nasıl olduğunu ise şöyle anlatıyor:

‘Öncelikle bir adet muhafazakâr iktidar gerekti. O iktidarın açtığı alanda “yeni bir yaşam kültürü inşa etmek mümkün” cümlesinin dolaşıma girmesi gerekti. Bu cümlenin çeşitli görünür görünmez etkileri oldu. Bu etkiler zamanla büyük bir toplumsallık üretti ve muhafazakâr orta sınıfla seküler orta sınıf el ele vererek tertemiz delirdiler.  Birinciliği tüketim kültürüne verelim tabii ki. Parası çoğalan muhafazakar orta sınıfın “Eee, şimdi ne yapıyoruz?” sorusuna şahane cevap verdi tüketim kültürü: “Beni takip et, ben yolu biliyorum.”

İsmail Bey ortak bir kendi projemiz olarak görüyor başımıza gelenleri! Bu da kısmen doğru olmakla birlikte aslında ortak bir kendi kendine soygun da denebilir.

Tüketim kültürü saniyen ‘Ben masumum bunlar arsız ben ne yapayım‘ derse de diyecek bir söz de yok.

Daire satarken vatandaşlık hakkını yanında  bonus olarak sunabilen bir zihniyetle karşı karşıyayız, yanlız o mu, birbirini de değil artık, bıraksan kendi kendini, bir gün elini, öbür gün kolunu yiyecek bir arsızlıkla da karşı karşıyayız.

İsmail Kılıçarslan’ın O güzel tarihi yazısına devam edecek olursak;

‘Nargile kafelerden babyshower partilerine, instagram tesettürcülerinden çay romantizmine kadar bir dünya “garabet” tam bu boşluktan sızdı hayatımıza. Tıpkıbasım hatlarla, ederinden fazla ödenen tespihlerle, değersiz ebrularla devam etti yoluna.’

Saptamalar doğru ama bu dayanışmadan, yalan dünyadan herkes payını aldı. Şimdi ‘söyletme’ evresinde herşey ve söylenmedik hiç bir şey kalmamalı.

Çakma seküler entelektüelizmin hiç şikayeti olmadı, bayıldı bu işe çünkü kendi çakma değerleri bunların yanında üstün ve sanki bir haltmış gibi kaldı. Öbürleride bunları bir halt sandı ve benzeşmek, eklemlenmek ideali ile dolup taştılar. 

Esasen çakmanın çakması yapılmasına izin verildi hep.

Mesela güya seküler stand-upçı mı var hemen taklidi çıkarıldı! Bunca kitaplar romanlar bu mutabakatın sonucu değil mi, elbette değerli insan ve eserleri tenzih ederim, ama çok azdırlar.

İslamcı adamın başı açık seküler kadın arzusu ve başı açık kadının İslamcı bir adamın kafasını daha kolay kopartacağını bilmesi birleşince olanlar şaşırtıcı değil, sadece ayyuka çıkan çok eşli müteaahitleri kastetmiyorum, şu dönem servet, itibar sahibi yapılan döküntüler ve uyanıklar mediokrasinin hep kullanımındaydılar sadece bir tanesi entelektüeldi ve yakışmadı, yazık oldu.

Bu ortaklık aileyi korumak yerine daima gayrı meşrudan yana oldu, dayak yiyen kadınlar ayrı konu, onlardan da yana olamadılar.

Elbette hiç bir şey gizli kalmaz muhtemelen bunlarda an gelir dökülürler.

“Dolandı, kıvrıldı” falan derken Kâbe’nin önünde evlilik teklifleriyle, hayatı “romantik ve dini” bir şeymiş gibi kurgulayan “pempe dindarlar”la, “abdest suyunu şalımla kurulamak istiyorum” cümleleriyle, duvarlarında hat levhaları asılı çikolata kafelerle, moda haftalarıyla, romantik Bosna turlarıyla, ultra romantik Kudüs gezileriyle devam etti o yol.

Ama ben artık bu durumun kendi tüketimine dahi elverişli bir üretim yapamadığını düşünüyorum, şükürler olsun belki Mechanismo dizisi yapacak hale gelmedik ama artık Ege’ye taşınmanın kurtuluş olduğunu düşünen bazı dostlarım nasılsınız, alıştınız mı soruma ‘Burada Çukur izliyor, Enginar yiyorlar‘ diyebilecek noktaya geldiler, bu da bir şey. 

En son Kadıköy Antikacılar çarşısında Morgan Freeman’ın yağlı boya tablosunu gördükten sonra artık kusma evresine girdiler diyorum, etkileri ise hiç yok, kim takar bu boktan şiirsiz, şarkısız  aşkları ve neye dokunurlarsa bayağılaşan sıradanlaşan predatörleri.

Tüccar Vaizler ise Garfield suratlarıyla alay konusu ancak doğru ‘Hiç de azımsanmayacak bir katkıları vardır bu delirmede.‘ fakat şimdi kendi cinnetleriyle uğraşıyorlar, malum durdurulamayan iştahları.

‘Hiç şüphe yok ki bu delirmede güzide medyamız da elinden geleni yaptı.’ sözleri ise biraz hafif kalmış Sayın Kılıçarslan’ın.

Medya oyun kurucuları sığındıkları Medya Marina’sından iftira, yalan dolan, dolduruşlarıyla ulak görevi gördüler yoksa ne saf Müslümanların bunca rezaleti hafsalaları alır ne de karşı kesim cesaret edebilirdi!

‘Başımıza geleni konuşmanın bile “risk almak” anlamına geldiği tuhaf bir yere geldik. Şundan eminim: Yola çıkarken buraya geleceğimize hiçbirimiz ihtimal vermemiştik.’ diyor ismail Bey.

Sayın Kılıçarslan; ‘Meksika Sınırı’nı yaparken programınızdaki iki fevkalade malümatfuruş dostlarınızla gerçekten farkında değil miydiniz durumun neye evrileceğinin?

Nerelerden girip nerelerden çıkan bir ‘çay romantizm’ inin programı değil miydi Meksika sınırı?

‘Nargile kafelerden babyshower partilerine, instagram tesettürcülerinden ve bir dünya “garabet” ya da‘ ……. Tıpkıbasım hatlarla, ederinden fazla ödenen tespihlerle, değersiz ebrulardan‘ bihaber miydi?

Ve kendini feylesof yazar vehmedenlerden,

Aslen yerli kökenli, yabancı film festivallerinden ödül garantili film tekliflerini değerlendirip pirus zaferleriyle övünenlerden,

Kendilerine göre ederi karşılığı hizmet vermeye hazır yeteneksiz işbirlikçilerden, şimdi sıra bizde sırasındaki arsızlardan gerçekten haberi yok muydu programın, samimiyetle soruyorum.

Belki sizin yoktu, kimbilir arkadaşlarınız da belki uyuyorlardı, peki sizi uyandırmayı deneyenleri görmezden gelmiş olabilir misiniz?

Yazıyı bir şarkıyla bitiriyorum, öğretmeni sakallı adamları kötülediği için sakallı dedesi için kalbi kırılan bir çocuğa Leonard Cohen söylüyor;   

Peki Sayın Kılıçarslan ‘First We Take Manhattan, Then We Take it all’ dinlerken de mi anlamadınız? Önce medya sonra hepsi….

Meksika Sınırı diye bir şey yok, o muhayyeldi ama Manhattan gerçeğin tam kendisiydi, yoksa gerçekten bilmiyor muydunuz.

Hay Allah geldik gidiyoruz nasıl olsa ve Halep Şehri artık ‘Şen’ olmayacak cevap vermeye bile değmez bir yazıdır, boş verin.

Saygıyla Kayda Geçsin Efendim 

Necef UĞURLU / necefugurlu@gmail.com


  • Bu Yazıyı
Ratingler için tıklayınız!