
Acı her yerde ama umut tek çare enkazların yanı başında
Soğukta donmuş kalmış acı tüm Vanlıların yüzlerinde... Enkazların yanı başında yakılan ateşler, hayatın sıcaklığının timsali sanki... Biraz ileride ölümü çağrıştıran küçük tepeler halinde enkaz yığınları... “Bir ses ver. Sesimi duyuyor musun? Sesimi duyuyorsan küçük bir hareket yap” diye bağırdığında görevliler, herkes nefesini tutuyor. Burada tek bir fısıltı hayat demek, sessizlik ise ölümün ta kendisi!
Bu yazıyı sela sesleri arasında yazıyorum... Van- Erciş’e 68 kilometre uzaklıktaki Adilcevaz’da bir otel odasında... Sela seslerinin biri bitiyor, biri başlıyor... Tıpkı artçı depremlerin biri bitip biri başladığı gibi... Erciş’e geleli daha bir gün bile olmadı, geldiğim andan bu yana her yanım acı...
Dün öğleden sonra 3’tü indiğimde uçaktan... Van’da bir taksiye atladım. “Geçmiş olsun” diyorum şoföre. “Sağolun” diyor, konuşacak hali pek yok belli ve sonra 110 kilometre uzaklıktaki Erciş’e doğru yola koyuluyoruz... Ağaçsız, dümdüz uzanan yolları hiç konuşmadan, sessizce geçiyoruz hızla... 06 plakalı, 35 plakalı, hatta 34 plakalı pek çok araçla birlikte acıya doğru ilerliyoruz. İki saat kadar sonra ileride belli belirsiz bir kalabalık ilişiyor gözüme, sanki yanlarında bembeyaz kefene sarılmış bir sürü tabut var... Ancak iyice yaklaşınca anlıyorum. Bunlar jandarma denetiminde dağıtılan Kızılay çadırları, tabut değil... Yüzlerce erkek kuyruğa girmiş bekliyor. Çadırı alan çıkıyor sıradan. Hava buz gibi, yağmur tuzu-biberi... Kuyruk upuzun devam ediyor, yanlarından arabayla ilerliyoruz, ama bir türlü bitmiyor. “Daha kaç saat bekleyecek bu soğukta insanlar?” diye düşünüyorum. Önümüzde hurda bir motosiklet, sürücüsü genç, gariban bir çocuk, arkasında o tabut gibi deprem çadırı... Erciş’e giriyoruz...
Enkaz başında ses beklemek
Van Yolu’nda ortalık ana-baba günü gibi... Ambulans ve siren seslerine çaresiz insan sesleri karışıyor... Trafikte zar zor yol almaya çalışıyoruz. Sonra ne olduğunu anlamadan herkes birbirini ikaz etmeye başlıyor, “Motorları durdurun! Yürümeyin! Ses yapmayın” diye... Bir sessizlik kaplıyor ortalığı. Sanki herkes saygı duruşuna geçiyor. O zaman o çok tanıdık sesi duyuyorum. İçimi yakan... “Ses ver. Sesimi duyuyor musun? Sesimi duyuyorsan, ufacık bir hareket yap!”
Nefesimi tutmuş bekliyorum. Enkaza ilişiyor gözlerim, devasa bir moloz yığını... Yedi katlı bir apartman çökmüş, yerle bir olmuş... İşin garibi yanındakiler sapasağlam ayakta... Binlerce kez duyup gına getirdiğimiz o cümle kulaklarımda, “Deprem öldürmez, çürük bina öldürür!” Bundan böyle bir milyon kez tekrarlansa da kulak vereceğim. Enkazın üzerindeki onlarca arama kurtarma görevlisi ufacık bir ses bekliyor. Enkazın altında anneleri, babaları, eşleri, çocukları olan acılı insanlar da...
Dakikalar geçiyor... O ses sürekli tekrarlanıyor. “Ses ver. Sesimi duyuyor musun?” Sonra “Tamam, hareket edebilirsiniz” diyorlar. Molozları temizlemek için canla başla girişiyorlar işe... Yine tonlarca ağırlıktaki beton blokları kesmeye çalışan iş makinelerinin o metalik motor sesleri başlıyor.
Toza bulanmış hayat izleri
Taksiden iniyorum, enkazın etrafında bekleyen kalabalığın arasına karışıyorum. Kırmızı bir şeritle ayrılmış, jandarma tarafından korunan enkazda bir kadın terliğine takılıyor gözüm, belli ki mutlu günler için alınmış, üzeri beyaz taşlarla bezenmiş, topuklu, krem rengi bir terlik... Birkaç da kazak; mavi, siyah, kırmızı... Çimentonun tozuna bulanmış hepsi... Sürekli düşünüyorum. O vinçlerin bile kaldırmakta güçlük çektiği koca koca beton blokların altında nasıl sağ kalınır? Sağ kalınsa bile saatler, günler boyu yardım beklerken ne düşünür, ne hisseder, ne yapar insan? Hep bu sorularla yanaşıyorum yüzü acıdan kararmış Engin Altaş’ın yanına... “Ben karımı ve iki çocuğumu kendim çıkardım. Ama enkazın altında daha 7 kişi var. O yedi kişiden bir yengem, ikisi yeğenlerim” diyor. Umut acıyı galebe çalıyor bir an da olsa, ekliyor; “Daha birkaç saat önce 14 günlük Azra bebeği çıkardılar bu enkazdan sağ, yanında annesiyle... İnşallah bizimkiler de çıkar!” Sonra umut yerini birden kedere bırakıyor. Aklına dün ve evvelsi gün çıkan cenazeler geliyor, yüzü yine acıyla kararıyor: “Bugün dört tane sağ çıktı ama... Gece dört cenaze çıkmıştı, evvelsi günü de iki cenaze...”
Herkes Azra bebek gibi mucize bekliyor
Hava kararıyor... Soğuk artıyor... Koca koca ateşler yakılıyor, enkazların yanı başında...
Biz böyle konuşurken, ortalık bir anda sallanmaya başlıyor. Öyle hafif hafif değil, şiddetli... Millet kaçışıyor, çocuklar korkuyla ağlamaya başlıyor, büyükler Kelime-i Şehadet getiriyor... Gözlerimden yaşlar süzülüyor. Aklıma o anda, o beton blokların altındaki insanlar geliyor. Nasıl bir çaresizlik ve korkudur o... Bir yere sıkışmışken, hiç kıpırdayamazken, bir daha, bir daha aynı sarsıntıyı, aynı korkuyu yaşamak. Bakıyorum yandaki sağlam bina biraz daha eğiliyor enkazın üzerine doğru. Az sonra öğreniyorum ki 5.4 büyüklüğündeymiş deprem...
Enkazın biraz ardındaki ateşin yanına sokuluyorum. Orta yaşlı bir bey Sadettin Karataş, acısına hiddet karışmış, “Ne olur yazın. Bu bir soygundur, çeteleşmedir. Deprem çadırları hep yağmalanıyor” diyor... Benim derdim yerin üstündekilerden çok altındakiler hala... O evlerin yıkılmasına neden olan müteahhitler, onlara onay veren belediyeler... O taş taş üstüne dizilmiş binaları altlarında kalanları aklıma getirdikçe, hep şu soruyu soruyorum kendime; “Daha 11 yıl oldu... Marmara Depremi’nde olanları bile bile, malzemeden nasıl çalar bir insan evladı? Ne oldu da bu insanların yürekleri bu kadar taşlaştı? Biz nerede hata yaptık, onların ana babaları nerede hata yaptı? Bu insanlar niye bu kadar acımasız, paragöz oldu?”
Asker günlüğüme ‘Kızım hep yanında olacağım’ yazmıştım
Erciş’te saatlerdir o enkaz senin, bu enkaz benim dolaşıyorum... Saat gecenin 11’i... Hava daha da soğuyor. Ayaklarımın altına sanki buzdan çiviler batıyor. Ateşlerin etrafında toplananların sayısı artıyor. İnsanlar hiç ağlamadan, ağıt yakmadan, donmuş, katılaşmış gibi öylece bakıyorlar enkazda bir noktaya. Ben de sokuluyorum aralarına... Onlar gibi öyle sessizce bekliyorum. Üç kişi var ki onların yüzlerine bakınca daha derin bir acı okunuyor. Konuşmak istiyorum ama o kadar sessizler ki, derler ya ölüm sessizliği işte öyle, soru sormaya bir türlü cesaret edemiyorum. Emekli hemşire Meryem Çete, eşi emekli öğretmen Hikmet Çete ve daha 50 günlük asker damatları Arif Sevindirici, enkaz altındaki Funda Sevindirici ile bir yaşındaki kızı Defne’den bir ses bekliyorlar. Burada enkazdan gelecek tek bir fısıltının anlamı hayat demek... Ben sormadan Meryem Hanım soruyor; “Siz o enkazdan sağ çıkarılan Azra bebeği gördünüz mü?” “Yok, ben yeni geldim İstanbul’dan... Ama fotoğraflarını gördüm, onunla birlikte annesini ve babaannesini de sağ salim çıkarmışlar. Daha 14 günlükmüş Azra bebek” diyorum... “Bizimki de tam bir yaşında” diyor, bir umut parıltısı gözlerinde... Meryem Hanım devlet memuru olan kızı Funda’nın tayini çıkınca, hiç düşünmeden torunu Defne’ye bakmak için gelmiş Erciş’e... Beş ay önce...
“Allah’tan tek istediğim onların canlı çıkması. Bildiğim bütün duaları ediyorum Elimden başka bir şey gelmiyor” diyor... “Siz nasıl kurtuldunuz?” diye soruyorum; “Kızım zorladı. Ben bütün hafta bebeğe baktığım için ‘Anne babamla biraz dışarı çıkın, hava alın’ dedi. İstemedik ama zorla gönderdi bizi. ‘Sen de gel kızım’ dedim. ‘Yok anne Defne üşür dedi, kaldı evde... Daha bebek tabii Defne, bırakamaz ki...”
Sözcüklerin devamını getiremiyor, susuyor... Ne diyeceğimi bilemiyorum; “Bugün hep iyi haberler geliyor. İnşallah siz de iyi haber alırsınız” diyorum. “Allah’tan umut kesilmez” diyor Meryem Hanım... O anda ortalık yine sarsılmaya başlıyor, insanlar o yana bu yana kaçışıyor korkuyla... Bir yaşındaki Defne’nin anneannesi, dedesi ve babası hiç kıpırdamıyor yerlerinden... Tıpkı enkaz altındaki Defne ve annesi gibi... Taş gibi..
Meryem Hanım, yine ben sormadan başlıyor anlatmaya: “Çaresizlik çok kötü. Hiçbir şey yapamamak... Onların o betonların altında soğukta, havasız kaldığını düşünmek...”
“Ama enkazda kalmak ölmek demek değil. Ne mucizeler oluyor” diyorum. Azra bebeğin kurtuluşunu hatırlatıyorum Meryem Hanım’a... “Ama onun annesinin memesi var. Benimkisi memeden kesilmişti!” diyor, bana susmak düşüyor, o mırıldanırken, “Yavrum, kuzum, cici kuşum, küçük kuşlarım benim” diye...
Sonra o hiç konuşmayan Defne’nin babası, 27 yaşındaki Arif Sevindirici giriyor söze, kesik kesik acıyla anlatıyor; “Kütahya’da, 50 günlük askerim. 50 gündür görmüyorum onları. Dediler ki, “Van’da deprem olmuş. Tam 36 saat sürdü Kütahya’dan buraya gelmem, ölümden beterdi o saatler... Bayramda dağıtıma gidecektim İzmir’e... Funda da bayram iznini alacaktı, birlikte Mersin’e gidecektik. O anne ve babasıyla buradan yola çıkacaktı, dönüş için uçak biletlerini bile almışlardı... Şu an dua etmekten başka bir şey gelmiyor elimden. Allah’tan başka hiçbir şey istemiyorum. Sadece çocuğum ve eşim çıksın enkazın altından, bir daha ömrümün sonuna kadar hiçbir şey dilemeyeceğim Allah’tan. Defne konuşmaya bile başlamamıştı daha. 1 Ekim’de doğum günüydü. Yanında yoktum. Askerde, günlüğüme ‘Bu doğum gününde yanında olamadım kızım, öbür doğum gününde de askerde olacağım, ama sonra hep yanında olacağım. Sana söz veriyorum’ diye yazmıştım. Umut etmekten başka yapacak bir şey yok. Hasta olsa başında bekler, bir şeyler yaparsınız. Gerekirse organınızı verirsiniz. En kötüsü şu çaresizlik; ben ne yapabilirim, böyle çaresiz enkaza bakmaktan başka!”
Torunum çıksa enkazdan hemşiresi ben olsam
Onun sözünü kayınvalidesi Meryem Çete tamamlıyor: “Tam 30 yıl çalıştım, hemşirelik yaptım. Pek çok insanın, minicik bebeklerin hayatını kurtardım. Ama kendi çocuğuma, kendi torunuma yardım edemiyorum. İnşallah enkazdan çıkarlar, hemşireliğimi onlara da yapmak istiyorum. Ne diyeyim, sözün bittiği yerdeyim.”
O sırada yine o bildik ses yükseliyor; “Hareketi kesin, konuşmayın, yürümeyin!”... Tutuyoruz nefeslerimizi... Odun ateşinin çıtırtıları sanki gök gürültüsü gibi o sessizlikte... Yine bir görevli sesleniyor; “Sesimi duyuyor musun? Sesimi duyuyorsan ses ver, küçük de olsa bir hareket yap!” Dakikalar sonra, yeniden çalışmalar başlıyor. Bakıyorum, o gün İstanbul uçağında önümde oturan İspanyol ekip yanlarında iki siyah kurtarma köpeği Defne ve annesinin olduğu enkaza ilerliyor... Önce bir köpek dolaşıyor enkaz üzerinde, hızlı telaşlı adımlarla... Her havlayışında, her moloz eşeleyişinde umutlar artıyor... Meryem Hanım, “Torunum Defne’nin soyadı Sevindirici, inşallah sağ salim çıkıp bizi, babasını sevindirecek” diyor umutla... Elimden inşallah demekten başka bir şey gelmiyor. Birinci köpek görevini tamamlıyor, ikincisi çıkıyor enkaza... O da aynı yerlerde uzun süre oturup beklerse bu hayat var anlamına geliyormuş... Umutla bakıyoruz, bekliyoruz, iki yerde duruyor iki köpek de, ama ne olduğunu anlayamıyoruz.
Daha konuşmayı bile bilmeyen Defne bebek de, Azra bebek gibi enkazdan çıkarılsın, tüm Erciş’e, Türkiye’ye umut olsun istiyorum. Başka bir enkaza gitmek üzere vedalaşıyorum Meryem Hanım, eşi ve damadıyla. Sonra İspanyol kurtarma ekibinin yarı İngilizce yarı İspanyolca foto muhabiri arkadaşım Burak Kara’ya söyledikleri sözleri işitiyorum; “Üç kadavra var!” Boğazım düğüm düğüm oluyor, susuyorum. Ama pes etmek yok, o enkazdaki son parça da kalkana kadar... Gülsevin Okçuoğlu’nun dizeleri geliyor aklıma: Umut ki en son terk edendir!
Mine Şenocaklı
