
KAYDA GEÇSİN
Burnuna kadar pisliğe batmışsınız susun bari... Değişimin anahtarı barışma, uzlaşma dili yok televizyonlarda, sadece serim yapan kabus öyküleri var.
Eleştirmeye de gelmiyor, ‘Türkiye’nin’ gerçekleri’ bunlar diyorlar. Biliyoruz gerçeği olduğunu desek ‘Hayır bilmiyorduk, bakın artık konuşuyoruz’ diyen gazeteciler var, insan biraz utanır, sıkılır, haberin yoksa ayıp, var da konuşamadıysan korkaklığının utanç verici yanını bırak, işin haber vermek bunca yıl ne yaptın sen diye sorarlar insana.
Herkesin her şeyi birbirine fısıldadığı ‘Fısıltılar Ülkesi ‘ Türkiye’de Dersim’i bilmeyen yoktur , asıl kabul edilmesi gereken 1. Gerçek de budur.
Dersim benzeri olaylara karşı olmak bir zihniyet değişimi demektir. Bu zihniyet değişmedikçe, bizi ölümsüz bir seri katil gibi kovalar durur gezmediği vilayet kalmaz. Orda vurur, kalanı öte yana savurur , sonra savurduğu yerden uzaklarda ecel olup gene bulur, vurur, yakar .
Şimdi televizyonlar yıllardır kendilerine koydukları yasakları kaldırdı diye zil takıp oynayan yine televizyonların kendileri, Türk filimlerinde ki gözü açılan kızın sahnesine döndüler, ‘Görüyorum’ der gibi ‘Bakın , bakın konuşuyorum Dersim’i’ diyorlar.
Bu yasaklar , kendi kendini yasaklama şüphesiz televizyonlarla da sınırlı değildi. Sanat, film dünyamızda ki kısırlık, sanata musallat geçici körlük hep bu zihniyetin sonucudur, ‘izin verildiği kadar Sanat’ bu kadar olur.
4 gişe rekoru kırmış arasında sıkışır, bu sığlıklarla Oscar hayalleri kurarız, kalan can sıkıcı ve ne anlattığını izleyiciden gizleyen filmleri de niye izlemiyoruz diye birbirimize sorarız, ya da metafor aptalı oluruz.
Ekran’ın her haltı bilmesiyle ünlü cır cır böcekleri ise Dersim’i yeni öğrenmişler ! Başbakan söylemeseydi bilmeden gideceklerdi, cep telefonunuza mesaj gelmedi mi ? Hayret ki ne hayret.
Bakın Nezahat-Kazım Gündoğan ‘Dersim’in Kayıp Kızları’ diye belgesel çekmişler, Kültür Bakanlığı işletme belgesi vermediğinden gösterime girememiş film, girseydi öğrenme imkanları olurdu.
Hoş son yılların en iyi Türk Filmlerinden biri olan Sedat Yılmaz’ın ‘Press’ filmi zar zor 25 kopyayla gösterime girdi de ne oldu, baştan kayıp işler.
Başbakan kesekağıdı gibi patlattı kafalarda Dersim’i, Dersim’in bizzat kendisi olan, ailesi zarar görmüşlerin Dersim’de olanları örtbas eder duruma düşmesi bu şaşkınlıktan, ‘ öğretmenim bana vurdu ama haklıydı’ gibi saçma sapan bir noktaya gelinince iktidar yanlıları da hem tokadı yiyen hem dili tutulan mağdur çocukla alay eden arsız, Baş öğretmen iltimaslı çocuklara döndüler .
Kendi hesabıma Dersim’i çocukken öğrendim , bizim bütün mahalle de bilirdi.
Nasıl mı öğrenmiştim ;
Bahçe komşumuz yaşlı emekli albayın üç yetişkin çocuğu vardı. Kendisine mahalleli ‘Komutan’ diye hitap ederdi. Eşinden gençlik yıllarında ayrılmış , kadın bir başkasına aşık olup terk etmiş evini , üç çocuğunu bir başına büyütmüş mahallede sevilen sayılan bir adamdı.
Bir kızı bir oğlu evliydiler, ikinci kızı , Zümrüt bekardı baba kız birlikte otururlardı.
Çocukları , torunları , gelin, damat sıklıkla ziyarete gelirlerdi ihtiyarı.
Onunla birlikte oturan kızı Zümrüt kardeşlerine, yeğenlerine bahçede sofralar kurardı. Yemyeşil gözleri vardı onun için babası ismini ‘Zümrüt’ koymuş zaten , beyaz tenli gür saçlı, az konuşan hep yorgun görünen genç bir kadındı. Kimseyle görüşmezdi, selam hatır sorma dışında pek konuşmazdı. Ama biz çocuklara ‘Lokum’ dediği tatlı çörekler, poğaçalar yapardı.
Hiç evlenmedi hep yaşlı babasının yanındaydı, ona bakardı. Bir ara mahallenin Berberi Ali’nin Zümrüt’e sevdalandığı, evlenmek istediği ama yüz bulamadığı dedikoduları yayılmıştı.
Sonra bir gün ihtiyarın ölümüne yakın eve bir nikah memuru geldi ve baba kızın nikahlarını kıydı .
Öyle kalakalmıştım, insan babasıyla evlenir miydi ? O gün büyüklerim bana Zümrüt’ün hikayesini anlattıklarında 10, 12 yaşlarındaydım . Bu öyküyü duyduğumda, üzüldüm, öfkelendim, utandım Zümrüt’ü incitmekten korkar , ondan kaçar oldum. O çocuk aklımla yüzüne bakacak halim kalmamıştı.
Zümrüt’ün ömür boyu baba dediği adam doğuda görevdeyken ailesini yok eden askerlerden biriymiş. Ne var ki mağaradan çıkarken küp’ün içinden gelen tıkırtıya dönüp elini küpe daldırıp çıkartmasıyla bembeyazlar giymiş, yemyeşil gözlü küçük bir kız çocuğuyla göz göze gelmiş , o bakışlara dayanamayıp çekip almış kızı , oturtmuş terkisine , sürmüş atı hayata . Babama böyle anlatmış hikayeyi, yalnız babam mı, bütün mahalle bilirdi.
Daha sonra Komutan diğer çocuklarıyla birlikte küçük kızı büyütmüş.
Bu arada Zümrüt’ü nüfusuna geçirmek için çok gayret etmiş, ama bazı yasal engellerle karşılaşıp evlat edinemeyince, geleceğini güvence altına almak için ölmeden önce nikah kıymış .
Komutan’ın ölümünden sonra başka bir şehre gitti Zümrüt, belki gerçek ismini kimliğini arıyordu , ya da yıllarca baba bildiği adamın ailesini öldüren adamla aynı adam olduğunu öğrenmenin acısıyla hesaplaşıyordu . Her şeyi unutmak için kaybolmak istemişte olabilir. Nasıl bir ruh hali içindeydi bilmiyorum, suçladı mı, affetti mi, affetmedi mi onu da bilmiyorum. Belki ailesinden birilerini aradı buldu, ya da kimseyi bulamadığı için İstanbul’a döndü.
Son gördüğümde bembeyazdı saçları, gözleri gene zümrüt yeşiliydi , bir suçlu gibi durdum karşısında bana sarıldı, ben de ona iyice sarıldım bize yaptığı ‘Lokum Çörekleri’ ni unutmadığımı söyledim.
Yeğeninin ölümüne üzgündü, fazla konuşmadık, ne ben sordum ne o söyledi.
Fenerbahçe Orduevinin önüne kadar yürüdük , gel sana çay ikram edeyim dedi, başka zaman Zümrüt Teyze dedim.
Orduevinin kapısından girip içeride kaybolana kadar arkasından baktım.
Küpün içinden çıkarılan çocuk hayaleti miydi orduevinin bahçesinde yürüyen, yoksa ölmüş bir ‘ ‘ ‘kahraman komutanın ‘ dul eşi mi ?
Kanlı bir baskında, anasının babasının canını kurtarsın diye küpe sakladıkları yeşil gözlü 2 yaşlarında bir kız çocuğu süzülüp girdi Nizamiyeden.
Baskını yapan askerin küpten çıkarıp, kıyamadığı, atının terkisine aldığı o çocuk, acı dolu hayatının tesellisi mi ya da ölümüne kadar süren kefareti mi oldu yaşlı askerin?
Belki de verilen görevi yapan , ama içi acıyla dolu bir insanın her şey olup bittikten sonra yıllarca muhasebesini yaptığı ve vicdanının söyleyebileceği son sözüydü, ailesini öldürüp küpten çıkarttığı çocuğu Orduevine başı dimdik sokmak.
Kimbilir böylesi acı başka ne öyküler saklıyordur Orduevleri.
Ben bu denklemi 10-12 yaşımdan beri çözemedim.
Ama hep biliyordum.
Dersim, doğuda olanlar ve diğerleri şüphe yok ki çok kanlı yaralar, öldürenlerin , öldürdükleriyle birlikte yaşayan ölüler olduğu bir ortak karabasan.
Halkın açlık, yokluk ve bu acılarla hayatta kalmaya, birlikte devam etmeye çalıştığı yıllarda kafasına taç takıp galalarda gezen zihniyetin anlayabileceği basit bir insanlık hali değil.
Her devirde insanları yönetmenin kuralları, doktrinleri daima egemen sınıfın fikirleri üzerinden şekillenmiş.
Dünya tarihi egemenlerin suçlarını attıkları, sakladıkları bataklıklarla dolu. Gazeteciler , sanatçılar arasında bu bataklığa ait olmaya hevesli olanların burunlarına kadar pisliğe batmışken hala konuşmalarına şaşmamak elde değil.
Bu öykü de yer alan ve hayatta olanları incitmemek için bazı yer ve isim değişiklikleri yaptım, ama gerçeklere dokunmadım.
Kayda geçsin istedim.
Sevgiyle
necefugurlu@gmail.com
Necef Uğurlu
