
Bu kadar televizyoncu, “uyuz televizyon programları” yazısını yazdığım ana kadar, arka arkaya şehit verilen günlerde, “programlar yayınlansın mı yayınlanmasın mı?..” tartışmasının çukurunda takılıp kalmıştı...
Hiçbirinin içinden “bir parça yaratıcı bir fikir, toplumun sesi olabilecek bir televizyoncu hissi, bir farklılık yaratma sevdası” geçmemişti...
Sanki icraatın içinde değil, akedemideydiler mübarekler ve tartışmaktaydılar:
“Şehitler fazla olduğunda programları yayınlayalım mı yayınlamayalım mı?..”
***
Arkadaş siz “ay”da mı program yapıyorsunuz?..
Hayatın dayattığı şeyleri, yaratıcılığınızı kullanarak programın içeriğine katsanıza...
O günlerde bir tek Can Tanrıyar’ın yapımcılığını yaptığı, Petek Dinçöz’ün programında rastgeldim...
Belli ki Can’ın aklına “Nefes” filminden, askerlerin beraber türkü söyledikleri bölümü yayınlamak gelmiş...
Onu yayınladı da, televizyon bir parça “toplumun duyarlı damarlarının sesi olabildi...”
***
Bu ülkede televizyon programcılarının önemli bir kısmı “toplumun sesini yansıtmıyorlar...”
Çünkü kendileri “toplum” değiller...
***
Herkes yaşadığı dünyayı “tek gerçek” sanır...
Televizyon programcıları şehitlerin dünyasında yaşamıyorlar...
Onların bir yakını Güneydoğu’da şehit olmuyor...
Çok yakınlarında biri “gazi” olup sakat dönmüyor evine...
Ocaklar sönmüyor çevrelerinde...
O dramların bitmek bilmeyen acısı hüküm sürmüyor hayatlarında...
Tuzları kuru arkadaşların!..
Hain saldırılarda, “çokça bir gözyaşı, bir taziye mesajı, sese dramatik tonaj verilerek okunan bir metin, arada bir ağlama ve çokça ‘Allah Belanızı versin’ türü garabet bir reaksiyon” televizyon programcılarının görüp göstereceği şeydir...
***
Şimdi de “Televizyon programlarını kaldırmak kolay... Sıkıysa dizileri kaldırın” tartışması başladı...
Bunların derdi, bu kirli savaşta, bir tavır almak, televizyonculuğunu ve ustalığını konuşturup, yaraya bir yerinden merhem olmak falan değil...
Bütün dertleri, bu rüzgarda “hangi rakiplerimizin çanına ot tıkarız?..”
Başka hesapları yok emin olun...
***
Şu Pazar günü vaktiniz bol...
Oturup serinkanlılıkla düşünün...
Televizyon programlarında, bu kadar duyarlı bir konuda gösterilen yaratıcılık yayıncılık mıdır?..
Hadi televizyon programcıları profesyonel dramacı değiller, hayatın romanını yazıp yönetmiyorlar...
Bu konuda mesleki deformasyon gereği kabızlar...
Akıllarına yaratıcı bir fikir, toplumun damarına yönelik bir program akışı gelmiyor...
Peki televizyon dizileri ne yapıyorlar?..
Bunca şehit, kan, gözyaşı varken, bizim te-levizyon dizilerinin en yaratıcı manşetleri, “Ahlaksız teklif”tir...
Genç kadının borcu var da adam durumdan yararlanıp “istersen bir gecede ödeyebilirsin” diyor!..
***
Otuz bin evlat şehit olacak...
Bunca aile şehit verecek derin acılar içinde kıvranacak...
Ocaklar sönecek...
Bu toplumun öykülerinden beslenecek, yaşamından ilham alacak, hayatını aksettirecek televizyon dizilerinde en yaratıcı fikir “paranı bir gecede ödeyebilirsin” şeklinde sunulan “ahlaksız teklif” olacak...
Neredeyse 20 yıl oldu...
1993’te bir Hollywood filminde Robert Redford, Demi Moore’a “bir milyon dolarlık” ahlaksız teklifte bulunuyordu...
O günden beri, bu çok yaratıcı fikri çiğneyip duruyorlar...
Bunca şehitin, bunca gazinin, bunca sönen ocağın hikayesi, senaryonun ana teması olmasından vazgeçtik bir yan öykü muamelesi görmüyor... Varsa yoksa “ahlaksız teklif...”
Ne diyor adam?..
“İstersen paranı bir gecede ödeyebilirsin...”
Böyle yapmaları doğal aslında...
Onlar ölmüyorlar...
Onlar şehit vermiyorlar...
Onların çevrelerinde analar babalar çocuklarını kaybetmiyorlar...
Bellidir ki hayatlarında ve dünyalarında makul miktarda “ahlaksız teklif”ler vukuu bulmakta... Herkes yaşadığını anlatır...
Televizyon dizilerinde aileler, şehit vermez, çocukları gazi olmaz, ocakları sönmez...
Öyle bir hayatları yok ki onları yapanların çünkü... Varsa yoksa “Ahlaksız teklif”
Yaşadıkları “mübarek” hayatı o anlatıyor çünkü...
Reha MUHTAR
