
* “Kibrit”in söz ve müziği size ait, değil mi?
- Evet, konservatuvarlı olmama rağmen söz ve müziğini yazdığım ilk şarkı bu. Böyle bir şarkı yaptım ama yaparken ne not aldım ne de kaydettim... Şarkı almak için Yıldız Tilbe’ye gitmiştim. Kendi albümüne koymayı düşündüğü şarkılar da dahil bir sürü şarkı çıkardı benim için. O sırada dedim ki; “Sana bir şey mırıldanacağım ama dinlerken gülme.” Sonra “Kibrit”i söyledim. Defterini kapattı, “Ben sana şarkı vermiyorum, sen kendi şarkınla çıkış yapacaksın” dedi. O da öyle söyleyince bir deneyeyim dedim. Neticede kaybedilecek bir şey yok... Bir de Sinan Akçıl o dönem bana “Arada Sırada” şarkısını yollamıştı ama onu okumak Ajda Pekkan’a nasip oldu. Çok da güzel okudu. Benim kısmetim, kendi şarkımmış...
* Peki daha önce hiç beste yapmayı denemediniz mi?
- Konservatuvarda bütün arkadaşlarım söz yazar, beste yapardı ama ben hiç denememiştim. “Kibrit”, ilk denemem. Kime okusam “Aa sen mi yazdın” diye şaşırıyor.
* Sizden beklemiyorlar mıydı?
- Sadece onlar değil, ben de kendimden beklemiyordum. Ne kadar aşık olursam olayım, duygularımı kaleme dökebilme yeteneğim yok. Ama kafayı yorunca oluyormuş. Bundan sonra yoracağım.
* “Kibrit”, nasıl bir şarkı?
- Giden sevgilinin arkasından yazılmış bir şarkı. Geride kalan, bir kibrit çakıp geceleri yakmak istiyor...
TELEVİZYON DÜNYASINDA ALİCENGİZ OYUNLARI VAR
* “Televizyon programı yaparken asıl mesleğime ihanet ediyormuş gibi hissediyorum” demiştiniz. Ama program yapmaya hâlâ devam ediyorsunuz, üstelik şimdi başka bir kanala geçiyorsunuz...
- Ben 2002’den bu yana müzik dünyasındayım ama insanlar beni sunucu olarak tanıdı, çünkü Türkiye’nin en büyük kanallarında programlar yaptım. Müzik, hayatımda ikinci planda kaldı ve haksızlık ettiğimi düşünüyorum. Ama bir yandan da çok cazip teklifler geliyor. Cine5’teki gece programımda çok iyi isimleri ağırladım, neler yapabileceğimi gösterdim. Bu şovu başka bir kanala taşıyoruz şimdi. Ocak ayı gibi yayınlanmaya başlayacak. Artık müzikle televizyonculuğu birlikte götürmeye çalışacağım. Zor bir piyasa, alicengiz oyunları dönüyor. Buna rağmen ayakta kalmak, alkış istiyor.
* Programınızı sürdürmenizin bir nedeni de devamlılığı olan bir işinizin olmasını istemeniz mi?
- Aynen öyle. Ben sağlam şeyleri severim. Sadece şarkı söylediğinde arada bir programa katılsan kimse sana “Neredesin?” demez ama ekrana çıktığında bir ay ortadan kaybol, hemen “Nerede” demeye başlarlar. Televizyon enteresan, bir o kadar da zevkli bir iş.
BİR DAHA DÜNYAYA GELSEM HAYATIM BOYUNCA EVDEN ÇIKMAM
* Şarkı söylemek, ünlü olmak isteyenler size bu konuda soru sorduklarında, onlara ne diyorsunuz?
- Hiç tavsiye etmiyorum. Ün bir ömür törpüsü. Birine kötülük yapmak istiyorsanız, “Gel seni ünlü yapayım” demeniz yeterli. Ünlüleri görüyorsunuz, çocuklarını bile ekrana çıkarmak istemiyorlar. Işığın altında olmayı seviyoruz ama çok zor bir iş.
* Ama parası iyi...
- Tamam da getirdikleri kadar götürdükleri de var. Götürdüklerini saymazsanız, iyi bir hayat geçirebilirsiniz.
* Sizden götürdükleri neler?
- Göz önünde yaşamanın dezavantajları çok fazla. Sokaktaki insan belki daha marjinal yaşıyor ama ünlülere karşı önyargı var. Ne kadar iyi olursa olsun, iyi evlilik yapan çok ünlü sayamazsınız mesela.
* Siz istemez miydiniz evinizin hanımı, çocuklarınızın annesi olmayı?
- Benim öyle domestik bir ruhum yok ama bir yuvaya sahip olmayı çok isterdim. Keşke 18 yaşında evlenip hâlâ birlikte olduğum bir eşim, güzel bir yuvam olsaydı, güzel börekler yapabilseydim... Bir daha dünyaya gelirsem, hayatım boyunca evden çıkmam.
* Bunun için çok da geç kalmış değilsiniz...
- Geç değil tabii ama bir süre sonra adapte olamayabilirim. Çünkü şöhret garip bir şey, ışık vücudunuza girdiği an atabilmeniz mümkün değil.
EVLİLİK O KADAR KUTSAL Kİ AYAĞA DÜŞÜRMEK İSTEMİYORUM
* Bu konuda kaçırdığınız, değerlendiremediğiniz kaç şansınız oldu?
- Bir-ikiyi geçmez. Belki de doğru adamlar değillerdi... Ben biraz kaderciyim. Bize verilen rolü sevsek de sevmesek de oynuyoruz işte... 34 yaşındayım, bugüne kadar ne sözlendim, ne nişanlandım ne de evlendim. Bazen “Beni tutan ne?” diyorum, sonra çok kontrollü yaşadığımı fark ediyorum. Benim babam 39 yaşında vefat etti, annem 29 yaşında dul kaldı. Tek evlilik yaşadı. Evlilik kurumu benim için o kadar değerli ve kutsal ki, ayağa düşürmek istemiyorum.
* Peki “doğru adamı” bulana kadar kaç “kurbağa” daha öpeceksiniz?
- Bu saatten sonra evlenebilecek miyim, bilmiyorum. Beni tutan, frenleyen bir şey var. İki kere uzun süreli ilişki yaşadım. Bir tanesi konservatuvar zamanımdaydı. Bir tanesi de bana “hayır” dedi. Tek “hayır” diyen ben değilim yani...
* Sanırım bundan sonra karşınıza çıkacak kişi, hemen çocuk ister...
- Ben babamı kaybettiğimde 10 yaşındaydım. Kaderini bilemediğim bir varlığı dünyaya getirip, onun benim yüzümden mutsuz olmasına seyirci kalamam. Bir çocuk dünyaya getirirsem, ne bakıcı tutarım ne de anneme bırakırım. Onu kendim büyütmeliyim. Ama ben ölebilirim, eşim ölebilir. Onu dünyada tek başına bırakmak istemem. Bunu yaşamış biri olarak bu sorumluluğu almak istemiyorum.
ARTIK DAHA SADEYİM
* Daha önce yaptığımız röportajlarda deyim yerindeyse “kokoş” biri vardı karşımda, artık çok sade görünüyorsunuz...
- O dönem herkes öyleydi, bu dönem daha sade. Tabii bu biraz da ruh halinin dinginleşmesiyle alakalı...
Sinem Vural
