Sonbaharın gelişi ve sinemanın arzu ettiği izleyici kitlesine ulaşması, sinema salonlarının ısınmasına sebep oldu. Bu dönem, sinemanın popüler olmasını sağlıyor. İnsanlar, kapalı ortamları tercih ediyor ve elbette sinema da bundan pay çıkarmasını biliyor. Bir cumartesi günü, gece seansında sinema salonunun dolu olması bunun en büyük örneğidir. O zaman hoşgeldin sinema, hoşgeldin sinemaseverler diyoruz...
Bu hafta vizyona giren filmler içerisinde en dikkat çekeni; güçlü oyuncu kadrosuyla ön planda olan "Dream House (Korku Evi)" dır. İrlandalı ünlü dram türü yönetmeni Jim Sheridan’ın sinema koltuğunda yer aldığı filmde; Daniel Craig, Rachel Weisz ve Naomi Watts gibi birbirinden önemli oyuncular yer almaktadır. Oyuncuların bu kadar kaliteli olması, insanın gözü kapalı sinemaya gitmesine sebep oluyor.
Oyuncu performanslarına baktığımızda; Daniel Craig, aksiyon filmlerinin havasından hiç uzaklaşmamış izlenimi yaratıyor. Halbuki film; tipik bir psikolojik gerilim yapıt. Ayrıca, ünlü oyuncu çok yaşlanmış ve eski popülerliğinden uzak bir görüntü sergiliyor. Daniel’in zatan başından beri popüler olmasındaki en büyük etken fiziki yapısı, oyunculuğuyla hiçbir zaman ön plana çıkamadı.
Naomi Watts ise; neden bu filmde düşünüldü? Anlam veremedim. Onun yerine perdede hiç yer almayan biri de oynayabilirdi. Yönetmenin elbet neden bu oyuncuyu seçtiği ortada. Gişe hasılatını biraz daha yukarıya çıkarabilmek. Naomi’nin bugüne kadar çektiği tüm filmler içinde en rahat yapıtı bu olsa gerek. Kurduğu diyalog sayısı üçü geçmez, sahne sayısı da bir o kadar.
Gelelim Rachel Weisz’e; oyuncu, her ne kadar Naomi’nin gölgesinde kalıyor gibi görünse de filmdeki en büyük oyunculuğu o sergiliyor. Psikolijik havayı en derinden sergiliyen kişi diyebiliriz.
Filmin afişine ve tanıtım fragmanına baktığımız zaman bizde bıraktığı izlenim; "gece seansına gidelim de bir güzel korkalım". Ama; film öyle başlıyor ki, ilk sahneler korku, sonra dram, sonra psikolik bir hava ve en son gerilim. Yönetmen, hemen hemen tüm türleri tek bir yapıtta barındırmaya çalışmış. Kötü bir deneyim mi? Bence değil olması gerekende bu ama, başarılı olmak kaydıyla. Bence, yönetmen başarılı olamamış.
Filmin konusuna gelince; arzu ettikleri eve taşınan bir çift ve onları bekleyen süprizler. Bunun ötesi maalesef yok.
Senaryo, bildiğimiz tipik senaryolardan. Kimse farklı bir şey beklemesin. Yönetmen, kafa karıştıran bir kurgu seçmeye çalışmış ama, filmde çok büyük kopukluklar var. Sanki bir işe yeltenmiş ve ben bu işin üstesinden nasıl gelirim diye bir hava sergiliyor.
Yapıt, heyecan uyandıran hızlı bir giriş yapıyor. Ama, bunun sonunu maalesef getiremiyor. Devamı, ağır işleyen ve kafa karıştıran kopuk sahnelerle devam ediyor. Filmlerin en büyük desekçisi olan müzik, çok yetersiz kalmış.
Filmden çıktıkan sonra, herkesin ağzında çıkan tek şey "eeeee"... ee si şu: "benim için sinema, kafada bir takım soru işaretleri bırakmaktır".
İnsanlar, neden sinemaya gider? Kimisi kültürü içine işlemek için, kimisi rahatlamak için, kimisi de sinemaya gittim diyebilmek için. İşte, bu film son söylediğim cümleye en uygun yapıt diye düşünüyorum.
Yine de ne diyoruz? "Hangi düşünceyle giderseniz gidin. Sinema salonunun herkese vereceği bir cevabı vardır".
Sonbaharın gelişi ile sizler de üşüdünüz mü? Bırakın bedenen üşüyelim yeterki kalplerimiz üşümesin...O zaman "Sen hayatımın sebebi, aşkın bana değdi değeli" diyelim...
Mehmet İvecen
ivecenmehmet@yahoo.com - www.twitter.com/mehmetivecen