Bugünün Ekranı, Yarının Çöküşü Olamaz!
Sacit Aslan'ın yeni yazısı...
Toplumun çürümesi bir anda olmaz; yavaş yavaş, fark ettirmeden, hatta çoğu zaman “normalleşme” kılıfı altında ilerler. Bugün geldiğimiz noktada ekranlardan taşan içeriklere baktığımızda, bunun artık gizlenmeye bile ihtiyaç duyulmadığını görüyoruz. Ahlak, edep, utanma duygusu… Bunlar artık korunması gereken değerler değil, reyting uğruna feda edilen “yükler” gibi sunuluyor.
Sabah kuşağında başlayan bu çöküş, en savunmasız zihinlere hitap eden saatlerde, insan ilişkilerinin en çirkin, en yozlaşmış hâllerini sıradanlaştırıyor. Aile kavramı didik didik edilip teşhir ediliyor, mahremiyet ayaklar altına alınıyor. İnsanların en özel acıları, en karanlık anları birer seyirlik malzemeye dönüştürülüyor. Üstelik bu yapılırken ne bir utanma emaresi var ne de bir sorumluluk duygusu.
Öğleden sonra kuşağı ise adeta karanlığın vitrini gibi. Aldatma, cinayet, dolandırıcılık… Bunlar artık birer suç değil, dramatik hikâyeler olarak paketlenip servis ediliyor. İnsanlar bu içerikleri izledikçe dehşete düşmek yerine alışıyor. Alıştıkça tepki vermez oluyor. Tepki vermedikçe de bu içerikler daha da ileri gidiyor. Çünkü sınırları belirleyen artık etik değil, izlenme oranları.
Akşam saatlerinde ise başka bir yozlaşma türü devreye giriyor. Şiddet, kabadayılık, suç… “Güçlü karakter” adı altında pazarlanan tipler, aslında toplumun en problemli figürleri. Hukuku hiçe sayan, şiddeti çözüm olarak sunan, zorbalığı “karizma” gibi gösteren bu yapımlar, özellikle genç zihinlere son derece tehlikeli mesajlar veriyor. Delikanlılık; saygı, sorumluluk ve erdemle değil, kaba kuvvetle ve silahla eş tutuluyor. Bu, sadece bir anlatım tercihi değil, açık bir değer aşındırmasıdır.
Daha da vahimi, tüm bunların bir araya gelerek oluşturduğu büyük resimdir. Sabah mahremiyet yok edilir, öğleden sonra suç sıradanlaştırılır, akşam ise şiddet yüceltilir ise, sonrasında dönüp “Bu toplum neden bu halde?” diye soramazsınız. Çünkü cevap her gün gözünüz önünde ekranlardan akmaktadır.
Burada asıl sorun sadece bu programları yapanlar değil; bunlara göz yumanlar, denetlemeyenler ve en önemlisi, bu içeriklerin sorgusuz sualsiz yayılmasına izin veren sistemdir. Çünkü hiçbir şey denetimsizlik kadar hızlı yozlaştırmaz. “Talep var” bahanesi ise en kolay kaçıştır. Toplumu şekillendiren sadece talep değildir; sunulan da talebi biçimlendirir. Sürekli aynı tür içerikle beslenen bir kitle, zamanla başka bir şey istemeyi de unutur.
Artık şu gerçeği kabul etmek gerekiyor: Bu bir özgürlük meselesi falan değildir, bu bir sorumluluk meselesidir. Yayıncılık sadece eğlendirmek değildir; aynı zamanda topluma karşı bir yükümlülüktür. Ve bu yükümlülük, reyting uğruna yok sayıldığında, bedelini bütün bir toplum öder.
Eğer bugün bu gidişata “dur” diyecek cesarette, ilkeli ve kararlı bir irade ortaya çıkmazsa, yarın bugünden çok daha fazla üzüleyeceğimiz kesindir. Çünkü değerler bir kez çöktüğünde, onları yeniden inşa etmek yıllar alır; ama yıkmak için birkaç sezonluk yayınlar yeterlidir.
Bu yüzden mesele basit bir televizyon tartışması değildir. Bu, bir toplumun kendi ruhunu koruma mücadelesidir. Ve bu mücadele ertelenemez.
Sacit ASLAN