Sahte Matem Tiyatrosu!

Sacit Aslan'ın yeni yazısı...

Musalla taşında yatan bir ölü var. Hayat denen şey bütün çıplaklığıyla bitmiş. Ama etrafta dolaşanlara bakıyorsun: Ölüm yok, acı yok, hakikat yok. Sanki bir cenaze değil de sosyal bir etkinlik. Ağızlardan dökülen ilk cümle hazır: “Akıl alır gibi değil…” Asıl akıl alır gibi olmayan sizin hâliniz.

Neyi aklınız almıyor?
İnsanın ölümlü olduğunu mu?
Doğanın değişmeyen tek gerçeğini mi?
İnsan doğar, yaşar ve ölür. Bu kadar net, bu kadar kaçınılmaz bir şey karşısında şaşkınlık numarası yapmanın manası ne?

Ama bakıyorum:
Tabutla selfie çekmeye aklınız alıyor. Cami avlusunu panayır yerine çevirmeye aklınız alıyor.
Yıllardır yüzünü bile görmediğiniz insanlara “Bebeğim, canım!” diye sarılmaya aklınız alıyor.
Cenazenin arkasından alkışlamaya, şov yapmaya, rol kesmeye aklınız alıyor.
Ama ölüm…
İnsanın faniliği…
Bir gün sıranın size geleceği gerçeği…
İşte onu aklınız almıyor, öyle mi?

Bu neyin samimiyeti?
Bu neyin yas tutması?
Bu neyin hüznü?

Gözlerde bir damla yaş yok ama cümleler bol keseden:
“Çok gençti…”
“Daha yapacak çok şeyi vardı…”
“Kazıya kazıya geldi”
“Sırası mı şimdi”
Kim karar veriyor bu sıraya?
Kimin elinde hayatın takvimi?

Cenazeler artık acının paylaşıldığı yerler değil; gösterinin, vitrinin, yapay duyguların sergilendiği sahneler. Herkes birbirini kolluyor: “Beni gördüler mi?”, “Yeterince üzgün göründüm mü?”, “Fotoğraf atıldı mı?”

Ölünün suskunluğu, dirilerin gürültüsüne karışıp kayboluyor.

En acısı ne biliyor musunuz?
Gerçekten acı çekenler sessizdir.
Gerçekten yananlar bağırmaz.
Gerçek yas, cami avlusunda poz vermez.

Ama siz…
Selvi gibi dizilip sırayla birbirine sarılanlar, birbirinin omzuna yalandan çöküp sahte hıçkırıklar sergileyenler, ölümü bile kendine dekor yapanlar…
Sizin aklınızı sevsinler!
Keşke biraz da vicdanınızı sevebilseydik.

Çünkü ölüm akıl işi değildir ama saygı işidir.

Ve siz, en çok onu unutuyorsunuz.

Sacit ASLAN