Yılmaz Özdil yazdı: "Kandıralı"

Sözcü Gazetesi yazarı Yılmaz Özdil, hayata gözlerini yuman duayen müzisyen Mustafa Kandıralı ile ilgili bir yazı kaleme aldı.

İncecik iplikle bileğime bağlanmış kırmızı balonu, sanki dünya avucumdan kayıp gidiyormuş gibi elimden kaçırdığım, kısa pantolonlu yıllarımdı…

İzmir Fuarı'nın püfür püfür imbat esen yaz gecelerinde Cem Karaca'nın lacivert gökyüzüne işçisin sen işçi kal diye haykırdığı, Barış Manço'nun lambaya püfff dediği, Devekuşu Kabare'nin gülmekten kırıp geçirdiği, muavinli dolmuşçuların Orhancı-Ferdici diye birbirini solladığı, çamaşır makinelerinin merdaneli olduğu yıllardı.

Sabahın ilk ışıklarıyla, annem ve bütün komşu teyzelerle beraber kadınlar matinesine gitmiştik iyi mi…

7-8 yaşlarındaydım, annem beni evde tek başıma bırakmak istemiyordu, en son bıraktığında sokağa çıkmış ve kibritle oynarken depo olarak kullanılan bir barakada yangın çıkarmıştım, itfaiye yetişmeseydi mahalle komple gidiyordu, rahmetli babam bir hafta kadar dinlene dinlene dövmüş, gene de öfkesini yatıştıramamıştı.

İşte bu yüzden mecburen kadınlar matinesindeydim.

Oturunca sahneyi görmeye boyum yetmediği için tahta sandalyede ayağa kalkarak sanatçıları seyrediyor, o harala gürele içinde ağzıma tıkıştırılan zeytinyağlı dolmaları yiyordum.

Şak…

Sahneye roket getirdiler.

Roket maketi.

Dumanlar fışkırmaya başladı, göz gözü görmüyor, heyecan, bağırış çağırış, alkış derken, roketin kapısı bi açıldı kardeşim, içinden mini etekli Zeki Müren çıktı, ayağında yirmi santim topuklu çizme, üstünde parlak kumaştan gladyatör kıyafeti, ensesinde tavus kuşu tüyleri, herkes ayakta, alkış kıyamet, ortalık yıkılıyor.

Neyse, söyledi üç dört parça, annemler sanırsın vokalisttir, hepsine eşlik ettiler, ezbere biliyorlar.

Ve işte o an geldi…

Zeki Müren parmağıyla sus işareti yaptı, herkes sustu, sahnenin kenarına çekildi, eliyle bir müzisyeni gösterdi, bütün saz heyeti dururken, o gösterdiği müzisyen tek başına başladı.

Siyah takım elbiseli, papyonluydu, ceketinin yaka cebine kırmızı bir karanfil takmıştı.

Açıkhava gazinosunun birbirine telle bağlanmış sıkışık tahta sandalyelerinde belki üç binden fazla seyirci vardı, hayatımda böylesine kitlesel sessizliği ilk kez orada görmüştüm.

Çıt çıkmıyordu.

Adeta nefes bile almadan, büyülenmiş gibi seyrediyorlardı.

Kaç dakika sürdü bilmiyorum, bittiğinde öyle coşkulu bir alkış tufanı koptu ki, bastığımız zemin bile titriyordu.

Ne bu dedim anneme?

“Kandıralı” dedi.

Aslında müzik aletinin adını sormuştum ama, biraz büyüdüğümde kavrayacaktım ki, Türk insanının kulağında ve ruhunda, o müzik aletinin adı zaten klarnet değildi.

Kandıralı'ydı.

YILMAZ ÖZDİL'İN SÖZCÜ GAZETESİ'NDE YAYINLANAN YAZISININ TAMAMINI BURAYA TIKLAYARAK OKUYABİLİRSİNİZ...