Ahmet Mümtaz Taylan'dan Jülide Ateş'e çarpıcı açıklamalar

Jülide Ateş’in sunumuyla ekranların gündem yaratan, gündemi değiştiren programı 40, Türkiye’nin yeni nesil dijital içerik platformu GAİN’de yayın hayatına devam ediyor.

Format gereği Taylan’a 40 soru yönelten Ateş, konuğuna 2 dakikalık cevap süresi tanıdı.

Programın tansiyonu bir an bile olsun düşmedi.

Ahmet Mümtaz Taylan Gezi Parkı olaylarından, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’la buluşmasına, Leyla ile Mecnun dizisinin kaldırılmasından Boğaziçi Üniversitesi’ne, kadına şiddetten içinde bulunduğumuz Pandemi’de sanatçılara yapılan yardıma kadar pek çok konuda fikirlerini ortaya koydu. 

İşte Ahmet Mümtaz Taylan’lı 40’dan satır başları: 

"GEZİ’DE YAPTIĞIMIN ARKASINDAYIM"

"Gezi’de yaptığım şeyin tamamiyle arkasındayım, ben talep etmedim o zaman Başbakandı Sn. Tayyip Erdoğan tarafından davet edildiğim zaman birkaç kişiye sordum, birincisi dostumdur Sırrı Süreyya Önder’e sordum, ‘Sence bir faydası var mı gitmeli miyim doğru bir şey midir?’ o bana kendince bir cevap verdi; daha sonra gezi dayanışması ile bulabildiğim polisle sokakta kovalamaca oynuyorlardı o sırada ama, birkaçına ulaştım, onlarla konuştum ne dersiniz gideyim mi diye, bence gidin herkesi her şeyi anlatması lazım demişlerdi; gittim görüştüm. Çok da iyi yaptım görüşmekle. Her şeyi açık açık konuştuk, 5 – 5 buçuk saatlik bir toplantıydı, başka toplantılarla karşılaştırılmasın gezi insiyatifinden insanlar vardı, sosyalist Müslümanlar, sol Müslümanlar, üniversite öğrencileri vardı, yani bir meslek gurubunun tamamıyla gittiğim bir toplantı değildi. Uzun bir toplantı yaptık. Sonlandırılmasında, Gezi’deki polis tutumunun, güvenlik tutumunun sonlandırılmasına da bir katkısı oldu. 

Çok doğruydu. İyiydi. Eleştirildim mi? Eleştirildim. Ara dayağı denen bir şey vardır, 2 kişi kavga ederken aman etmesinler, zarar görmesinler diye araya girdiğinde 1-2 tane de sen yersin, buna ara dayağı denir. Benim ömrüm ara dayağı ile geçti. 

Bugün Boğaziçi ile bir şey konuşulacak, buyur gel derlerse hemen giderim. Çünkü konuşarak halledeceğimize inanıyorum. Başka türlü hallolmayacak. Orada öğrencilere, eğitim görevlilerine ve çoğumuza göre ehliyet sahibi olmayan birisi, hangi nedenle bilmiyoruz; rektörlüğe atanmış, bunu eleştiriyorlar; demokratik haklarıdır; kırıp dökmeden bunu yapıyorlar. Kendilerini hükümete felan beğendirmek zorunda değiller gençler. Bazen sert, delici, dürtücü ve kesici olabilir fikren. Eleştiri böyle bir şeydir. Eleştiriye en çok açık olması gereken, yürütmedir. Eleştirilirsiniz. Tahammül edecekler. Halk eleştirmemeyi öğrenmeyecek, yürütme eleştirilmeyi, eleştirmeyi kabul etmeyi, eğer faydalıysa, iyi sonuç çıkacaksa değerlendirip, ondan sonuç çıkarmayı öğrenecek. 

LEYLA İLE MECNUN, GEZİ YÜZÜNDEN KALDIRILDI!

Gezi olaylarından 3 ay önce seti ziyarete gelen üniversite öğrencilerinin Gezi Parkı’ndaki düzenlemelerle ilgili ne düşündüğümüzü sorduğu zaman verdiğimiz cevap; bir gazetede 3-4 arkadaşımızın Beyoğlu’ndaki hadiseler sırasında bir fotoğraf karesi yüzünden ‘bence’ kalktı! Burak Aksak diyor ki, ‘etkisi büyük reytingi düşük bir diziydi’ yüzde yüz doğru söylediği şey, TT’de her hafta birinci olurduk, hala Leyla ile Mecnun birinci oluyor ama, TRT maliyeti ile reytingi birbirine ters olan her işi öyle kaldırmadı. Dolayısıyla o Burak’ın fikridir saygı duyarım ama, katılmıyorum. Bülent Arınç’ın da ne dediği çok önemli değil, Arınç söylemesi gerekeni söylemekle görevle olduğu bir makamda. Bence Gezi yüzünden kaldırıldı.  

TÜRKİYE’DE BENİM YAPTIĞIM İŞLE UĞRAŞIP SANSÜRDEN MUAF OLABİLECEK TEK BİR KİŞİ YOKTUR

Benim içinde olduğum işler sansüre uğramıştı. Azizname 95, ben 450 defa sahneye çıktım, sonra başka arkadaşlar alıp bayrağı devam ettirdiler, onun Devlet Tiyatrosu’ndan kaldırılışı sansür olayıdır. Ben Ada adlı oyunu 89’da Diyarbakır’da sahnelemiştim; 2 oyun oynadıktan sonra Olağanüstü Hal Bölge Valisi’nin ricası ile kaldırılmıştı. Leyla ile Mecnun bir başka örnektir. Türkiye’de benim yaptığım işle uğraşıp, sansürden muaf olabilecek tek bir kişi yoktur; suya sabuna dokunduysa eğer. Bütün otoriter yönetimlerin olduğu ülkeler böyle bir belayla karşı karşıya. Ancak sanat, bu işlerin etrafından dönme meselesidir. Biz dille, fikirle, hayal gücüyle iş yapıyoruz, sansürün set çekebileceği bir iş değil bizim işimiz. Bize ne kadar sansür uygularsanız, o kadar şakaya maruz kalırsınız. Sansür ancak bir şaka konusu olabilir.  Bir tane sansürcü ismi bulamazsanız tarihimizde, kimse hatırlamaz sansürcüleri. Ama sansürü ezip geçmiş sanatçılarla, sanat işleriyle doludur alanımız. 

DEVLET TİYATROSU 1949 YILINDAKİ YASAYLA İDARE EDİLİYOR

1949 yılında oluşturulmuş bir yasası var Devlet Tiyatrosu’nun, hala bugün o yasayla idare ediliyor. O zaman 1 sahne, 20-25 oyuncu için yapılmış bir yasa; 60 civarında sahnesi 1.000 civarında oyuncusu, 2 bin 500 çalışanı olan bir tiyatro için o yasa çok dar geliyor. Artık Türkiye’de her şey değişti, özerkleşmesi gerekiyor. Kültür Bakanlığına bağlı ama, kendi sanatsal tercihlerini, sanat siyasetini kendi belirleyen, kendi yöneticilerini kendi seçen bir kurum olması için ben mücadele verdim, mücadele veren arkadaşlarımla beraber oldum. O anlayış kabul görmediği için, kendi içinde çökmekte olan bir Devlet Tiyatrosu görmek istemediğim için, 2006’da istifa ettim. Yönetmen ihtiyacımız var dendiği için, kısa bir süre için geri döndüm, emekliliğimi istedim. Devlet Tiyatroları özerkleşmelidir, özerkleşmediği sürece bugünki gibi kendi içine yıkılmaya mahkumdur, sadece Devlet Tiyatrosu değil, tüm ödenekli sanat kurumları!

KÜRTLER, ALEVİLER, GAYLER, LEZBİYENLER, TRAVESTİLER; HERKESİN İÇİNİ DÖKMESİNİ, MESELERİN ÇÖZÜLMESİ İÇİN ELİMDEN GELEN HER ŞEYİ YAPARIM!

Bir kişinin bir şeyleri değiştireceği fikrinden herkesi arındırmak isterdim önce. Gerçekten elimde bir sihirli değnek olsaydı gibi fantezi bir soruysa eğer; elbetteki iç barıştan başlardım. Kürtler, Aleviler, gayler, lezbiyenler, travestiler, bütün siyasi problemler; bunlar için biraraya gelip ne yapabiliriz, herkesin içini dökmesini ve somut olarak bu meselelerin çözülmesi için elimden gelen her şeyi yapardım. Başta Kürt meselesi, Türk meselesidir o, bu meselenin çözümünden başlayarak neyim varsa vermek isterim böyle bir meseleye… Çünkü eğer bunlar hallolmamışsa, yaşamak hiç güzel bir şey değil. Kardeşleriniz, arkadaşlarınız, tanımadığınız uzaktaki arkadaşlarınız çile içinde yaşarken, hiçbir yerde hiçbir koşulda boğazınızdan düzgün bir lokma geçemez, geçiyorsa da yarın öbür gün burnunuzdan gelecektir. Herkesin burnundan geliyor. Önce huzur, önce barış. Bir sürü konuda farklı düşünebiliriz, bunda problem yok. Barış içinde saygı içinde yaşamayı öğreneceğiz, tahammül demiyorum, tahammül burnu büyüklüktür. 

FENERBAHÇE KURUMSAL YAPI HALİNE GELEMEMİŞ BİR TAKIM!

Zamanında futbol oynadım, biraz fikrim var, futbol klübü yönetimi meselesi başka bir şey. Ali Koç bu göreve geleli 2 yılı biraz geçmiş olabilir, 1907’de kurulan kurumsal yapı haline gelememiş bir takımdan bahsediyoruz! Ali Koç’un birinci derecede iddiası neydi? Sportif başarı, her sene şampiyonlar ligine kalacağız felan değil, önce kurumsallaşmış bir Fenerbahçe idi. Yani ilişki kültürüne değil, ilke kültürüne yaslanmış bir yapılanmaydı; bunun için çalışıyor. Bunlar bugünden yarına olabilecek şeyler değil. Zaman vereceğiz. Aynı şeyler antrönerler için de geçerli. Fenerbahçe çalışıyor, düzeltmeye çalışıyor, gelişmeye çalışıyor. Hem kongre üyesiyim, takip ediyorum, zaman verilmesi gerektiğini düşünüyorum. 

ALİ CEM KÖROĞLU’NU ÖLÜMÜNE SEBEP OLANLAR HALA İŞLERİNİN BAŞINDA

Devlet Tiyatrosu’ndaki bir grup yöneticinin ihmalkarlığı nedeniyle hastalandığını ve kaybedildiğini düşünüyorum. Elbette onu öldürmek için yapmamışlardır ama, ihmalleri bu sonucu doğurdu. Ali Cem Köroğlu benim İzmir Karataş Lisesi’nden başlayarak yarım asırlık arkadaşımdır. Ali Cem Köroğlu, İzmir Devlet Tiyatrosu’nda sadece kostüm değil, dekor tasarımcısıydı, çok ödüllüydü; benim yaşım kadar ödülü vardır. Orada pandeminin çok saldırgan olduğu bir dönemde, yeterli tedbirlerin alınmadığı, İzmir Devlet Tiyatrosu provalarından birinde  hastalandı ve çok kısa süre içerisinde kurtarılamadı, elimizden kaydı gitti. 

Bununla ilgili bir soruşturma Kültür Bakanlığı açtığını söylüyor. O soruşturmanın sağlıklı bir şekilde yürütülüp yürütülmediğini de bilmiyoruz, güvendiğimi söyleyemem, taraflı olup olmayacağı konusunda tereddütlerim var. Ali Cem Köroğlu, korkunç ve sorumsuzca bir ihmalin sonucu ölmüştür; ölümüne sebebiyet verilmiştir, sorumluları hala işlerinin başında durmaktadır, kızacaksaklarsa beni dava etsinler, bu işin peşini bırakmayacağız. 

KADINA ŞİDDET 40 SENE GİBİ BİR SÜREDE EĞİTİMLE HALLOLUR!

Bitirmek üzere bugün hayatımızın merkezine alırsak, 2 kuşak içinde hallolur! Yani 40 sene gibi bir senede hallolur. Küçümsenecek bir şey söylemiyorum, şaka yapmıyorum. Evden, doğduğu günden başlayarak erkek ve kız çocuklarını gereği gibi yetiştirmek, o gereğe hep birlikte karar verelim, pedagoglar, sosyal bilimciler, aile hekimleri, psikologlar, psikiyatristler, öğretmenler, milli eğitim, bunlar hep birlikte çalışarak, yeni neslin, yeni nesillerin nasıl yetişeceğine dair konuşmak zorundalar. Kişisel bir şeyden bahsetmiyorum. İstanbul Sözleşmesi dikkate alınmalıdır, hemen hayata geçmelidir. Kadın cinayetlerinde önünü ilikledi, kravat taktı gibi ceza indirimi yapmalar… Sadece 2020’de 300 kadın cinayeti var. Utanç verici. Biz kadınları seviyoruz elimizi kaldırmıyoruz diyenlerin de bu işte payı var. Yani benimde var. Hepimizin var. Geri kalmışlığımızız, duraklamamımızın en büyük sebeplerinden biri olarak kabul edip, önce suçumuzu kabul edip, ondan sonra ne yapabileceğimiz, anne babaları eğitmekten başlayarak  sürdürmek zorundayız. Bir erkek terörü önce ailesinden, sonra okuldan ders alır. Üstün ırkın üstünlüğünü kabul edeceğiz önce, böyle başlayacağız!  

DEVLET, İYİ BİR SEMTTE 2 EV PARASINI TÜRKİYE’DE TİYATROYA YARDIM OLARAK TARİF EDİYOR! AYIPTIR!

Tabii ki yetersiz, yetersiz kalmaya da mahkum bu bakış açısıyla. Pandemi dönemini kastediyorsanız, pandemi döneminde destek felan görmediler. Onun dışında genel anlamda sanatın ve sanatçının destek gördüğü tartışmalı bir konu. 12 trilyon komik bir rakamdır, 12 trilyon nedir? 12 milyon demek istiyor sanırım. İyi bir semtte 2 ev parasını Türkiye’de tiyatroya yardım olarak  tarif ediyor devlet ayıptır! Kurumların yıllık bütçelerini söylemek istemiyorum, provakatif olmamak için. Yoksa burada yerden yere vururum! Vergi veriyoruz, bu halkın verdiği vergilerden kültür sanata ayrılması lazım. O da bugün verilen rakam değildir. Müzisyenlere 3 bin lira destek mi? 3 ayda 3 bin lira değil mi? Yani ayda bin lira! Ayda bin lira bir müzisyene yardım yapmaktan bahseden devlet mi olur? Utanır insan. Çalışmıyor, çalışmasına izin vermiyorsun! Ondan sonra intiharlar geliyor. Biz daha sokak müzisyenlerini koruyamıyoruz, vapurda müzik yapmak daha bazısına izin veriliyor, bazısına izin verilmiyor, köprü altlarından toplanıyor, zabıtaların sokak müzisyeninin elinden alıp yere gitar vurduğunu kendi gözlerimle gördüm. Destek felan, köstekten başka bir şey olmuyor. Bana kalsa gölge etmesin ama, köstek oluyor. Burada devlet yok, bu alanda yardım destek alanında devlet yok, esamesi okunmuyor!"