Sacit Aslan'dan Sözcü’ye Açık Mektup: "Kör Kütük Okur Değil, Adalet Gözcüsüyüm!"
Aba Altından Gösterilen Sopalar ve Susturulamayan Gerçekler... Manşetler Kimin Savaşını Veriyor?
Herkesin elinde bir telefon, herkes bir şekilde sosyal medyanın içinde. Hatta artık çoğumuz geçimimizi bile buralardan sağlıyoruz.
İşte tam da bu yüzden "medya okuryazarlığı" dediğimiz şey, artık öyle süslü bir kelime değil; bu devirde aklımızı korumak için hepimize lazım olan en temel kural.
Çünkü algı yönetimi dediğimiz olgu, bizim en zayıf anlarımızı kolluyor. Bir olayı olduğu gibi değil, kendi istedikleri gibi süsleyip püsleyip önümüze koyuyorlar. Zaten artık hepimiz biliyoruz ki tamamen tarafsız bir medya yok, hiçbir zaman da olmayacak. "Ben tarafsızım" diyen bile aslında o görüntünün arkasına taraf olmuş demektir. Önemli olan, kimin neyi neden yazdığını bilmek ve baktığımız pencereyi doğru okuyabilmektir.
Taraf demişken tüm renkleriyle medyayı bir görmemiz lazım.
Neden mi?
Çünkü çok seslilik demokrasimizin olmazsa olmazı. Bunun en taze ve can acıtan örneğini NATO Zirvesi sürecinde yaşıyoruz; zirveyi takip etmek isteyen muhalif ve bağımsız gazetecilerin akreditasyonları gerekçesiz reddedildi. Bence bu son derece yakışıksız bir hareket oldu.
İyi bir medya okuru olarak, bir de medyamızın bu "taraf tutma" ve “algıyı yanlış yönlendirme” hastalığının ekonomideki yansımalarına da dikkat çekmek isterim.
Malumunuz, ekonomide işler pek de iyi gitmiyor. Çok sayıda iş insanı yatırımlarını bir bir yurtdışına taşırken, biz içeride yabancı yatırımcı çekebilmek için kırk takla atıyoruz. Buraya kadar her şey zaten ortada. Ama asıl acı olan, eldeki o az sayıdaki yerli iş insanımızı da desteklemek yerine, onları yıpratmak için hem siyaseten hem de medya eliyle elimizden geleni ardımıza koymuyoruz.
Nasıl mı?
İşte tam bu noktada, yıllardır evime giren Sözcü Gazetesi’nin son yayınları bende tam bir kırılma yarattı. Ülkenin öz değerlerine sahip çıkmasını beklediğimiz bir kalenin, yerli yatırımı da hedef alan algı operasyonlarına alet olduğunu görmek beni derinden yaraladı. Bu kırgınlığımın nedenini, medyanın o "süsleyip püsleyerek" önümüze koyduğu çarpıtmalara karşı, kendi yaşadığım somut bir örnek üzerinden anlatayım:
Milletçe tam 19 yıldır çektiğimiz o meşhur TÜVTÜRK çilesi nihayet son bulmak üzere. Yeni dönem için devlet eliyle devasa bir özelleştirme ihalesi gerçekleşti. Milyonların yaşadığı bu eziyeti bitirmek adına en yüksek teklifi veren yerli ortaklı TURKA (MOİ Ortak Girişim Grubu), 20 yıllık işletme hakkını tam 1 milyar 720 milyon dolar bedelle kazandı.
Milyar dolarlık bu devasa bütçe doğrudan Hazine'nin kasasına girecek.
Ama görüyoruz ki, manşetleri süsleyen o malum algı yönetimleri yüzünden, milyonların yaşadığı eziyetin bitmesi de, devletin kasasına girecek bu devasa gelir de bazılarını ciddi şekilde rahatsız etmiş.
Nasıl mı? "Yapıştır manşeti, çamur at izi kalsın!"
"Arjantinli ortak rüşvetçi çıktı!" manşetleriyle ne yapmaya çalıştığınızı görmüyor muyum ben?
Beyler, yapmayın etmeyin...
Ortada hiçbir mahkeme kararı yokken, adeta kendinizi yargıç yerine koyup insanları manşetlerle yargılıyor, peşinen hüküm giydiriyorsunuz!
İçi boş, zorlama ve adaleti hiçe sayan bu iddialarla açıkça bir algı operasyonu yürütüyorsunuz!
Ortada devletin kasasına girecek milyar dolarlık nakit ve binlerce kişiye ekmek kapısı olacak bir yatırım varken, SÖZCÜ Gazetesi sırf ideolojik körlükle bu yatırımı karalamaya ve yatırımcıyı germeye çalışıyor. Sonra da hep bir ağızdan dövünüyoruz; "Yabancı yatırımcı neden gelmiyor?" diye...
Gelmez tabii!
Yabancı yatırımcı bir ülkeye adım atmadan önce onun siyasetine, yargısına ve en önemlisi medyasına bakıp risk analizi yapmıyor mu sanıyorsunuz?
Kendi yerli sermayesini böylesine hoyratça linç eden bir medya iklimine elin yabancısı neden güvensin?
Bu yatırımın ekonomimize katacağı katma değer bir yana, ben her şeyden önce bir tüketici olarak alacağım hizmete bakarım ben. Yıllarca bu sistemin, o bitmek bilmeyen kuyrukların ve hantal yapının mağduriyetini yaşamış bir vatandaş olarak; araç muayenesine yenilikçi, dijital ve modern bir anlayış getirecek bu yeni girişimin her adımda tüketicinin yanında olacağına inanmak istiyorum.
Ha, bu arada... Yarın bir gün onlar da sözlerini tutmaz, sistemi iyileştirmek yerine milleti yine mağdur etmeye kalkarlarsa; hiç şüpheniz olmasın, o gün de karşılarına aslanlar gibi ilk ben dikilirim. Çünkü gerçek bir medya okuru ve sorumlu bir vatandaş olmanın gereği tam olarak budur!
Dostlar, hiç kusura bakmayın; bu yaptığınızın adı habercilik değil, güdümlü bir itibar suikastıdır!
Bu milletin basireti, bu ucuz operasyonu yutmayacak kadar ferasetlidir! Şunu asla unutmayın: Gerçek gazetecilik, milletin çilesine ortak olup omuz vermek demektir; o çileyi bitirecek çözüme takoz koymak değil!
Gelelim günlerdir tefrika halinde sürdürdüğünüz o maksatlı yayınların asıl hedefine... Yani Metin Güneş’e.
Açık konuşalım: Kişileri doğrudan hedef tahtasına koyan, habercilikten uzak bu infaz diliniz sadece manipülatif değil, aynı zamanda ciddi şekilde kaygı verici! Attığınız her manşetle aslında gazetecilik mesleğinin altını oyuyorsunuz…
Evet, basın özgürlüğü kutsaldır ve bu ülkede herkes, her kurum eleştirilebilir. Fakat eleştiri dediğiniz şey; bir ismi ısrarla hedef tahtasında tutup kamuoyunu peşin hükümlerle zehirleyen bir algı mühendisliğine dönüştüğünde, orada gazetecilik biter. İşte tam o sınırda, kalemin arkasına gizlenmiş o sinsi "aba altından sopa gösterme" retoriği başlar. Amacınızın bilgilendirmek değil, parmak sallamak olduğunu ben bir sadık okuyucunuz olarak görüyorum.
Atatürkçülük, her şeyden önce fikri hür, vicdanı hür bir adalet anlayışı ve hukukun üstünlüğünü emreder. Kalemin mürekkebini sadece siyaha batırarak bir insanın topluma sağladığı istihdamı, yatırımları ve sessiz sedasız dokunduğu binlerce hayatı görmezden gelemezsiniz.
Metin Güneş’i tanıyanlar iyi bilir: O, menfaat uğruna onurunu satmaktansa hayatı pahasına bedel ödemeyi seçen omurgalı bir karakterdir. Çıkar ilişkilerinin havada uçuştuğu günümüzde, bu dik duruş takdir edilmelidir.
Gazetenin patronu Burak Akbay’ın, bu sağlam karakteri ve geçmişten gelen baba mirasını doğru tartması gerekir. Türk basınında kalıcı ve saygın bir yer edinmek, peşin hükümlü manşetlerin arkasına saklanarak değil; adil bir terazi kurmakla mümkündür.
Unutulmamalıdır ki, manşetler kişisel hesaplaşmaların arenası değildir. Günün sonunda kalıcı olan, önyargıların inşa ettiği o suni sis bulutu değil; sadece ve sadece hakikatin ta kendisidir.
SON SÖZ;
Yanlış hesap Bağdat'tan döner Burak Bey... Vakit varken bu yanlıştan dönün ya da o yanlışı körükleyenlere sınırınızı çizin. Bu ülkede namusuyla ticaret yapan, vergisini veren, binlerce kişiye aş ve iş sağlayan her iş insanı başımızın tacıdır.
Sözcü Gazetesi benim için sabah ritüeli olmayı sürdürecek; ancak artık hiçbir manşetin rüzgarına körü körüne yelken açmayacağım.
Ben adaletin safındayım. Kalem tutanlar bir zahmet vicdan aynasına baksın; baksınlar ki yazdıkları her kelimenin, akıttıkları her damla mürekkebin o aynadaki ağırlığını görebilsinler.
Sacit ASLAN