Assolistlik oynayanların sirki!
Sacit Aslan'ın yeni yazısı...
Bir zamanlar “gece hayatı” denince akla bir sahne gelirdi; ışığıyla, disipliniyle, sahne adabıyla… Şimdi ise ortaya çıkan manzara, adeta mikrofon bulmuş herkesin “ben de varım” diye bağırdığı bir panayır. Üstelik panayır bile kendi içinde daha derli topludur.
Sahnede 5-6 gerçek sanatçı dışında kalanların özgüveni, yeteneklerinin fersah fersah önünde koşuyor. Ses yok, yorum yok, tavır yok… Ama sahne var. Çünkü belli ki bu yeni düzende “şarkı söylemek” değil, sahnede bulunmak yeterli bir meziyet sayılıyor. İşletmeciler de sağ olsun, bu yetenek (!) bolluğunu geri çevirmeyerek adeta kültürel bir hizmet veriyorlar: Kimse hevesini kursağında bırakmasın diye.
Salon düzenine bakıyorsun, bir züccaciye mağazasının indirim gününde mağazaya hücum eden kalabalık daha organize kalır. Masalar dip dibe değil, iç içe. Sandalyeler, fizik kurallarını zorlayacak şekilde konumlandırılmış. İnsanlar değil eğlenmek, nefes almak için bile rezervasyon yaptıracak durumda.
Ve sahne… Ah o sahne! Erkek sesiyle, kadın kostümüyle, ama ne kadın zarafeti ne erkek karakteri taşıyabilen “çakma assolistler”… Ne olduğu belli olmayan bir estetik anlayışı. Taklit var ama referans yok. Gösteri var ama ruh yok. İzleyen de neye alkış tuttuğunu bilmiyor, ama alkışlıyor; çünkü ortam bunu gerektiriyor.
Meyhaneden hallice mekanlarda “sorbe” servisi yapılması ise gecenin belki de en ironik detayı. Ortam zaten mideye zor hitap ediyor, bir de üstüne “sorbe” ile durumu kurtarma çabası… Sanki kültürle gastronomi arasında köprü kuruluyor da, köprünün altından su yerine zift akıyor.
Kısacası ortada bir gece hayatı yok; sadece geceye sızmış bir curcuna var. Ne sahne sahne gibi, ne sanat sanat gibi, ne de eğlence eğlence gibi. Her şeyin bir “mış gibi” hali var. Ve en acısı da şu: Bu “mış gibi” düzen, gerçek olanın yerini almış maalesef.
Sacit ASLAN