Ekran Doldurma Sanatı
Sacit Aslan'ın yeni yazısı...
Türkiye’de televizyon dünyası uzun zamandır ağır bir yaratıcılık krizinin içinde. Aynı yüzler, aynı formatlar, aynı yapay gündemler… Yıllar önce tüketilmiş fikirler tekrar tekrar ısıtılıp seyircinin önüne konuyor. Televizyonculuk üretmekten çok, ekran doldurma işine dönüşmüş durumda.
Diziler artık hikâye anlatmıyor; uzatılıyor. Hikâye bitiyor ama dizi bitmiyor. Senaryo tükenmiş olmasına rağmen reyting uğruna karakterler zorla yaşatılıyor, olaylar uyduruluyor. Ortaya çıkan şey sanat değil, sadece süre doldurma çabası.
Sözde “dönem dizileri” ise tarihle bağ kurmak yerine tarihin üzerine senaristin hayal dünyasını boca ediyor. Yaşanmamış olaylar, uydurulmuş karakterler ve dramatik olsun diye çarpıtılmış bir geçmiş…
Tarih anlatmak yerine masal pazarlanıyor.
Ekranların bir diğer hastalığı da yıllardır değişmeyen yüzler. Bir süre ortadan kaybolup sonra birilerinin torpiliyle geri dönen ama kendini geliştirme zahmetine girmeyen isimler… Zaman değişiyor ama ekran yüzleri değişmiyor.
Sabah ve öğle kuşağı programlarında insanların en mahrem, en kırılgan anları reyting malzemesine çevriliyor. Tartışma programlarında ise kabadayılık jargonu marifet sayılıyor; sözün kesildiği, bağırmanın kazandığı bir gürültü sahnesi…
Asıl problem şu: Televizyon izleyiciyi hafife alıyor. Her şeyin izleneceğini, her tekrarın yutulacağını sanıyor.
Oysa izleyici aptal değil. Sadece karşısına konulan seçenekler çok fakir olduğu için şuh kahkahalı hatunlara, dili ağzına 10 numara büyük gelen pelteklere ve kendini harp uzmanı zanneden biçarelere mahkum edildi!
Sacit ASLAN